evet leonard cohen‘in 10 yıl aradan sonra çıkardığı yeni albüm “old ideas“.
ben henüz yeni dinlemeye başladım ve albümü anlamaya çalışıyorum aslında. çok yeni mi değil sanırım ama bir müzik arkadaşımın, noir‘in dediği gibi;
“… albüm nasıl? yeni birşey yok aslında belki de… bildiğimiz sevdiğimiz cohen albümleri gibi… hele de iyice spoken word, eşlikçi müziğiyle bir şairin bilmediğimiz şiirlerini duymak istiyorsak, odur…”
şimdi cohen’den sırasıyla dinleyeceğimiz parçalar going home, darkness, amen ve come healing…
imajların hikayesi ve albümle ilgili paris’de yapılmış taze bir söyleşinin adresleri aşağıda:
2012 yılının bu ilk yayınında 10 müzisyenden 11 parça geliyor.
İlk olarak döne döne dinlediğim giovanni mirabassi’nin avanti albümünden hasta siempre ve el pueblo unido jamas sera vencido geliyor.
ardından yine döne döne dinlediğim max richter’in sarajevo’su var.
üçüncü olarak 2011’in son aylarında keşfedip, takıldığım let them talk albümünden ve trompetin ustalarından bir şizofren müzisyene güzelleme olan buddy bolden’s blues; hugh laurie elbette.
son 3 yılımın birincisi ve 2011’in dördüncüsü olan eleni karaindrou’dan 2011 yılında izlediğim dust of time filminden bir parça geliyor; notes II.
beşinci sırada dexter’ın müziklerinden bloodroom geliyor. diziyi izlemedim, daniel licht’i bu albümle tanıdım, ama son iki yıldır istanbul’da ne zaman sokaklara çıksam en çok bu albümü dinledim galiba.
altıncı sırada 2011’de keşfettiğim yeni bir grup var; yine sokaklara ve yola uygun bir grup. calexico’dan glowing heart of the world’ü dinliyoruz.
ve yedinci sırada dönem dönem çakılı kaldığım devotchka var… too tired diyoruz şimdi.
sırada ıssız ada yolcularımdan, vazgeçemediğim, bob dylan var. devam bob dylan diyerek, you belong to me’yi dinliyoruz.
dokuzuncu, kuzeyli sarışın bir caz şarkıcısı. beni sakinleştiren lisa ekdahl’dan tea for two geliyor şimdi de.
finali vazgeçilmezlerimden patti smith ile yapıyoruz. 2011 yılına damgasını vuran just kids’i meraklısına şiddetle tavsiye ediyorum ve en güzel patti smith şarkılarından biriyle 2011’in getirdikleri, götürdükleri yayınını kapatıyorum. sesi açın ve kendinizi boy cried wolf’a bırakın.
BİRAZ DR. HOUSE, BİRAZ HASTANELER VE HASTALIK ANILARI YANINA ŞEYTANIN MÜZİĞİ BLUES…
st. james hastanesine gittim
bebeğim oradaydı
uzun ve beyaz bir masanın üzerine boylu boyunca uzanmıştı
öylesine sakin, öylesine tatlı, öylesine tatlı ve öylesine yolcu…
ölmek olmasa, yaşlanmak güzel şey…
43 yaşımı devirmek üzere olduğum bu günlerin düsturu bu. bu düsturun üzerine yeni keşfettiğim doktor House cuk oturdu. ardından keşfettiğim albümü LET THEM TALK’sa cila oldu…
çocukluk ve gençlik denilen hayat evrelerime hastane koridorları,koğuşları, bahçeleri, kiri, pası ve kokularıyla damgasını vurmuştu. jules verne’nin kitaplarını, küçük kadınları ve daha pek çok kitabı, bir hastanenin bahçesinde veya bir polikliniğin önünde annemin dışarı çıkmasını beklerken okudum. annemin ve babamın bedenlerindeki yılllar boyunca artan kesikler, ameliyat izleri bizler için sıradan yara izlerine dönüyordu. şimdi düşünüyorum da, ablamla bu hastalıklar üzerine sanki hiç konuşmazdık. hayatın normal ritmi içinde yaşanan şeylerdi bunlar; ta ki babamızın bu yükü artık taşıyamadığı yaşlarına kadar… bütün bunlardan mıdır bilmem hastane dizilerini hep sevdim ve tutkuyla izledim.sırada HOUSE var. her gece 3-4 bölüm izleyerek 5. sezonun ortalarına geldik…
zekice yazılmış senaryosuyla, bir hastane rutinine yarleştirilmiş bir doktorun hikayesi ve belki de “parodi”si HOUSE… bir doktorun olamayacağı kadar“komik”, bir doktorun olamayacağı kadar “küstah”, bir doktorun olamayacağı kadar “pislik”. ama diğer yanda şahane; onu elinizde olmadan seviyorsunuz…
dr. gregory house hem bedeni, hem ruhu yaralı bir doktor. zaman zaman bir tanrı kadar güçlü, zaman zamansa bir bağımlının ve küçük yaramaz bir oğlan çocuğunun tüm çaresizliğine sahip. yetenekli ve çok zeki. vak’alarını tanıların imkansızlıklarını eleme yöntemiyle çözüyor. bu yöntem sherlock holmes’e bir saygı niteliğinde. zaten dizi holmes’e göndermelerle dolu. house’un apartman numarası olan 221B, holmes’un sokak numarası. her ikisi de bağımlı; house vicodin adlı ağrı kesiciye, holmes’se kokain’e. her ikisi de küstah ve kendini beğenmiş, her ikisinin de çatışma üzerine kurulu dostlukları var. holmes’un cinayetleri çözmede izlediği patika, house’da ölmek üzere olan bir bedenin hayata döndürülmesine dönüşüyor ve fakat aynı yolları izleyerek.
nihayetinde hayat ve ölümün eşiği aynı değil mi?
yol, swanee nehrinden aşağıda
uzak, çok uzak
şu yüreğimin vazgeçtiği yer
şu herkesin kaldığı yer
…
hastaneler, muayehaneler teslimiyet alanlarımız; hiç tanımadığımız birinin ellerinin vücudumuzun her noktasına dokunmasına izin verdiğimiz, çırıl çıplak kendimizi teslim ettiğimiz… bir ameliyat geçirdiyseniz bilirsiniz. tamamen soyunursunuz. üzerinize, ince, arkası veya yan tarafı tamamen açık bir kumaş parçasını geçirirsiniz. uzandığınız sedyenin üzerinde, etrafınızı saran herkes size özenli davranır. ameliyat öncesi rahatlamanız için size yapılan bir sakinleştiricinin etkisiyle, etrafınıza merakla bakıp, olan biteni takip etmeye çalışsanızda, gittikçe bulanıklaşan bir gerçekliğin içindesinizdir. az sonra derin bir uykuya dalacağınızı bilirsiniz. uyanamamak fikri ise gerilere atmaya çalıştığınız, bir his’tir… tam da o noktada, bedeninizi teslim ettiğiniz ve aslında hiç tanımadığınız doktorunuz, tanrılaşır. onu sevmek zorundasınızdır.
diziyi izlerken, house’u sevmek zorunda hissediyorsunuz kendinizi. onun yaptığı her pisliğe bir gerekçe bulmayı, gözlerinde iyiliği aramayı, olgunlaşmasını beklemeyi, kendisini toparlamasını ve olması gerektiği gibi bir doktor olmasını umutsuz bir şekilde diliyorsunuz. oysa o sizinle birlikte gittikçe daha çok dibe batıyor; çünkü birlikte başka şansınız yok. kendi ölüm fikrinize, dibe battıkça daha fazla yaklaşıyorsunuz. sizin sandığınız bedeniniz sizden gittikçe uzaklaşıyor. onun “normalleşmemesi” sizin hayata bağlılığınızı pamuk ipliğinde tutuyor. hem sonsuza kadar yaşayacak, hem hemen yarın ölecek gibi yaşamak bu pamuk ipliğine bağlı çünkü; başka türlüsü mümkün değil.
yıllar önce, bir hastane odasındaydım, geceydi. antalya’ya tepeden bakan, yüksek tavanlı odalara sahip tıp fakültesinde. en az 8 yataklı bir odaydı. babamın yatağının tam karşısında, yaşlı bir adam yatıyordu. hem o adamın hem babamın yataklarının yan taraflarından, torbalar sarkıyordu. vücut sıvılarının, idrarın ve iltihabın boşaldığı torbalar. bambaşka koşullarda midemi kaldıracak bu torbalar, hastane koşullarında normalleşmişti. gecenin ilerleyen saatlerinde babamın yanındaki boş yatağa, bütün bedeni sargılarla sarılı genç bir doktoru getirip yatırdılar. fethiye babadağ’da yamaç paraşütü yaparken kayalara çakılmıştı; yanına henüz kimse gelemediği için o gece ona da refakatçilik etmiştim. o geceden aklımda kalan sadece o ihtiyar ve bedenindeki tüm kemiklerin dağıldığı bu doktor; odadaki ne diğer hastalar, ne de onların refakatçileri yok, silinmişler. hatta hastanenin geri kalanı da yok. kan, irin, idrar kokusuna bulanmış; iniltilerin ve sessiz horlamaların olduğu, binanın etrafını saran ormanın cinlerinin ele geçirdiği bir hastanedeydim sanki. nedense korkmuyordum ve nedense herşey çok “normaldi”.
şimdi house’u izlerken bu normalliği yeniden hatırlıyorum. hastanedeyseniz, hastaysanız, bedeniniz üzerindeki kontrol başkalarının eline geçtiyse, hele bir de ölüme her zaman olduğundan daha da yakınsanız hastane denen yer evrenin kendisine dönüşür. bir operasyon esnasında kalbinizin bir doktorun avuçları içinde olmasına; kafanıza bir matkapla dalınması izin veriyorsanız; bedeninizin içindeki bir parçanın çıkarılıp, bu parçanın “tıbbi atık” muamelesi görmesine göz yumuyorsanız evrenin merkezine kendinizi almışsınız demektir. oysa bu sizin en büyük yanılgınızdır.
house için de siz sadece çözülmesi gereken bir vak’asınız. sonuç ölümse önemli olan ölüm nedeniniz; hayatta kalıyor olup olmamanızın bir önemi yok. house’un karşısında neredeyse tüm hasta ve hasta yakınları ahmak ve yalancı. ölüyorsanız, ölüyor olduğunuzu bilmekse bütün ahmaklığınıza rağmen en büyük hakkınız.
bu noktada sözü a. einstein’a bırakabiliriz :
” sadece iki şey sonsuzdur; evren ve insan ahmaklığı, ilkinden o kadar da emin değilim”.
derin mavi denizde,
hz. yunus’u balina yuttu derler,
bazen aynı aynı yaşlı balinanın
beni de yuttuğunu düşünürüm.
güneş doğudan yükselir,
batıdan batar.
bazen her yaratığın,
biraz dinlenmeye ihtiyacı olduğunu hissederim.
LET THEM TALK
dr. gregory house, hastanedeki vak’alarını çözme yeteneğini, evine çekildiği gece yarılarında piyanosunun veya gitarının başında müzikle gösteriyor. diziyi izlemeye başladıktan sonra müzikleri sevip, soundtrack’lerini indirdim ve dr. house’un yani hugh laurie’nin 2011 yılında bir albüm yaptığını keşfettim. hugh laurie hakikaten yetenekli bir oyuncu, müzik konusunda da hiç fena sayılmaz. last fm’de onunla ilgili tag’lerden birisi “fucking genius”.
8 yaşında radyoda dinlediği bir blues şarkısı ile bu müziğe vurulan hugh laurie’nin, joe henry‘nin üstlendiği, kayıtlarında allen toussaint‘ın korno, kevin breit‘in gitar ve vincent henry‘nin saksafonu ile eşlik ettiği blues albümület them talk harika. burada çaldığım parçalar sırasıyla st. james infirmary, swanee river, the whale shallowed me ve let them talk…
let them talk’u dinlerken sözü hugh lauri‘ye bırakalım;
“1890’lerde Alabama’da doğmadım. Öğütülmüş mısır yemedim, ekin ekmedim ya da yük arabasına binmedim. Hiçbir çingene kadın ben doğduğumda anneme bir şey söylemedi ve peşimde iz süren bir av köpeği olmadı. Bu albümün size benim beyaz, orta sınıf bir İngiliz olduğumu ve açık olarak Kuzey Amerika’nın Güney’indeki mit ve müziğe hakkım olmayarak giriş yaptığımı göstermesine izin verin.
Eğer bu da size yeterince kötü gelmediyse, ben bir aktörüm: geçtiğimiz 10 yıl içerisinde bir paket ekmek bile almamış alıklardan ve bebek bakıcım olmadan hava alanında dahi yolunu bulamayanlardanım. Herhalde kolumda ya da dirseğimde Çin karakterlerinde bir dövme olduğunu bilmek de sizi şaşırtmayacaktır.
Hepsinden de kötüsü, temel sanat, müzik ve kariyer yolu kurallarını yıktım: Aktörlerin rol yapması ve müzisyenlerin müzik yapması gerekir. İşler bu şekilde yürür. Dişçiden balık almaz ya da bir tesisatçıya finansal danışmanlık yaptırmazsınız değil mi? Öyleyse neden bir aktörün şarkılarını dinleyesiniz ki?
Bunun cevabı- aslında bir cevabı yok. Soylu ve köklü bir şey istiyorsanız bunu başka bir yerde arayın çünkü size göre bir şeyim yok.”
2011 yılı başından itibaren olan biten herşeyin ardından, 26 eylül’de olduğum ameliyat son noktayı koydu. bu fazladandı galiba; troidimden ve dolayısıyla hormonlarımdan oldum. şimdi, dışarıdan sentetik katkılarla yerine koymaya çalışıyorum hormonlarımı; bundan sonra böyle…
bu arada radyo z’yi ne yapacağımı düşündüm durdum. bitirme zamanı geldi noktasına da gelmedim değil doğrusu. ama kıyamadım. bundan sonra başka bir formatta devam edeceğim ve belki siteyi açıp, daha “public” bir hale de getirebilirim…
daha az sıklıkla, belki daha uzun uzun yazacağım ve yazdığım yazıları burada toplayacağım. müzikten vazgeçmeyeceğim elbette. onda bir değişiklik yok…
siteyi açmayı planladığım için, küçük bir temizlik yapmam gerekecek ve elbette burada kimliğim zelda capulet olacak…
rastgele diyerek, uzun aradan sonraki bu gece yayınında nick cave ve pj harvey‘den henry lee‘yi dinliyoruz.
her defasında kanla sonuçlanan bir siklus… barış istenmeyen bir çocuk gibi.
kimse ölmesin derken; herkes, tüm taraflar sözcüklerle kan kusuyor.
bob dylan‘dan dinliyoruz masters of war…
…
You’ve thrown the worst fear
That can ever be hurled
Fear to bring
children
Into the world
For threatening my baby
Unborn and
unnamed
You ain’t worth the blood
That runs in your veins.
gittikçe de artıyor. bir de üstüne, benim işten yayın yapmam için şartlar ne yazık ki çok uygun değil. bizim server’ı bypass ederek yapmaya çalıştığım yayın nedenini anlayamadığım bir şekilde yavaşladı. bu zaman kısıntısı içinde yayın yapamıyorum
belki de bu işe evden ve akşam saatlerinde devam etmeye çalışsam daha iyi olacak. hoşunuza gider mi bilmem.
bu gece evde çalıştım biraz; bana joan baez eşlik etti.
ve bu gece yayınında size de bir joan baez parçası geliyor.
önce dünkü hastalık konusuna açıklık getireyim… haziran ayı başlarında troid nodüllerimin beklenenin üzerinde bir oranda büyüdüğü tespit edildi ve dolayısıyla alınmalarına karar verildi. dün, bulduğum cerraha gidip beni ameliyat eder misiniz görüşmesi yaptım; o da kabul etti ve 26 Eylül pazartesi günü ameliyathanede buluşmak üzere anlaştık
size daha önce ailenin ameliyat performasının epey gerisinde kaldığımı yazmıştım; bu şekilde yılda 2 ameliyat olmayı başarıp, ortalamayı tutturmaya çalışacağımı da anlamış oldunuz…
neyse bu puslu ve herşeye rağmen neşeli cuma gününde ayyuka mı çalsak acaba? evet evet ayyuka iyi olur.
17.30′da olası cerrahımla randevum var ufukta bir operasyon daha görünüyor bana; bu meselenin ayrıntısı daha sonra…
bugün doktor günüm. dolayısıyla, gebze kırsalından kaçtım ve istanbul nasıl güzel anlatamam: bulutlu, yağmurlu ve rüzgarlı…
az önce yıllar öncesinin dostlarından birine uğradım. arkeoloji topluluğu zamanlarından sevgili ayşen’nin yanına; tanıyanlarınız var onu. radyo z’yi bilmez; göndersem mi bu yayını acaba yağmurlu istanbul hediyesi olarak? aramıza bir de yayıncı katmış oluruz böylece.
akaretler yayınımız istanbul ve 1000 yılda bir görüşülse de sıkı sıkı sarılınabilen eski dostlar için dezoriental‘den geliyor trans’saharien ve hemen ardından la valse d’Istanbul.
tatil ardından, işe dönüşün karmaşası derken perşembeyi bulduk. aslında tatilde yayınlara devam etmeyi planlıyordum ama biliyorsunuz bu plan olarak kaldı. üç hafta boyunca kayaköy’deki ikinci evimizdeydik.
herşeyin bir arada olduğu farklı bir tatildi. ateş başında ve samanyolunun altında, mangalda bahçenin patlıcan, biber ve domateslerin közlendiği geceler, günün her saatinde ve fakat alışkın olduğumuz anlamda ötmeyen iki horozun bağırtıları, çığırtıları, bahçeyi basan keçileri her kovuşumda ortaya çıkan keçi çobanı ruhum, dalından koparılan karpuzun tadı, hayatımızın belirsizlikleri, çocukların büyüme sancıları, prensesle bilgisayardan izlenen filmler, ’bugün ne giysem’ oyunları, evden her çıkışta inekle selamlaşma, gemiler koyunun çam gölgesindeki ılık suyu, baba dağının şahaneliği, fethiye hisarönü’nün pespaye eğlence anlayışı, her yeri saran ingilizler, herşeye rağmen fethiye’yi sevmem, evin, bahçenin her yerin çam kokusu, çam kokusu, çam kokusu…
ve dönüşte ilk kez evime dönüyorum mutluluğu yaşatmayan, evimi bırakıyorum hissi
dönüşün şarkısı tüm ayrı kalanlar için; evet zeynep, senin, benim, bizim için louvin brothers‘dan my baby’s gone.