bunca işin arasında…

Mayıs 18th, 2012

kelebek.gif

hiç çalışasım yok ya; önce masamı topladım, bilgisayarımın ekranını ve klavyesini temizledim, elim değmişken diğer masaya da el atıp, toparladım; çiçeklerin diplerini eşeleyip, otları temizledim…

kesmedi, posta kutumdaki silinmesi gereken mesajları temizledim; masa üstümü düzenledim ;-)

acaba çekmecelere de el mi atsam derken, bir arkadaştan ‘bol sütlü bir kahve yapayım mı teklifi’ geldi. hemen atladım. koştum kahvemi aldım, sağa sola takılarak en uzak yoldan ofise geri döndüm…

bir süre pencerenin önünde bahçıvanı kıskanarak seyrettim; aslında bahçeye de el atabilirdim değil mi?

şurdan” dedim “denize doğru kanatlansam

masama oturdum, itunes’u açtım orayı da biraz düzenledikten sonra; cassandra wilson‘un black orpheus‘un da takıldım.

şimdi o dönüp duruyor…

bu da bir kez…

Mayıs 17th, 2012

su.gif

yetmeyen, takılıp kalınan parçalardan biri…

lampchop sylüyor if not i’ll just die.

öğle tatilinde…

Mayıs 16th, 2012

photo5.JPG

çimenlerin üzerinde kitabımı okurken, kuş sesleriyle beraber, “hayatımızı belli periyotlarda kalibre etsek ne olur?”  sorusu zihnimde döndü durdu. öğleye kadar boğuştuğum, cihaz kullanım kılavuzları ile kalibrasyon planlarının izleğiydi bu elbette…

acaba gerçekten;

±  kaç hatayla yaşıyoruz bu hayatı; ve hayata çekmemiz gereken ayar’ın boyutu ne? hangi referans materyalle ölçeceğiz bu doğruluğu?  ya da bu işin standardı ne?

derken,  tumblr’da hafif abi’nin alıntısı çakıldı günün ortasına.

goethe’nin dediği gibi, dünyadaki her şey metaforlardan ibarettir.”*

philip glass melodisi geliyor tüm bunlara: the hours

* H. Murakami, Sahilde Kafka

bu havaları…

Mayıs 16th, 2012

photo4.JPG

yani havalardaki kararsızlığı seviyorum. güneşli bir mavi gökle, puslu bulutların arasında hızla gidip geliyoruz… bunaltacak kadar sıcak değil, üşütecek kadar soğuk.

yine yoğun bir gün; hızla çalışmaya başlamam gerekiyor. ama önce dün öğleden sonra güneşli  saatlerin ardından hızla gelen fırtınanın yarattığı güzelliklerle agnes obel dinleyelim ve hayata kaldığımız yerden devam edelim…

fotoğraflar fırtına ve fırtınanın hemen sonrası; arada en fazla 20 dakika var.

evet agnes obel önce brother sparrow diyor ve hemen ardından philharmonics

photo22.JPG

dün bizim adalar prensesinin…

Mayıs 14th, 2012

ada1.jpg

okuma bayramıydı. tc’nin okullarının okumayı ve yazmayı öğrenmeyi kutlama “şöleni”…

bazılarınız bilir, prenses bizden bağımsız bir şekilde hırslı bir çocuk. aldığı bir dizi sorumluluktan dolayı, son bir haftadır gittikçe yükselen heyecanı ve coşkusu son iki gün tavan yaptı. ve “şükürler” olsun, bu komik şöleni kasasız belasız bitirdik.

the delikanlı’nın anaokulu müsamerelerinden bu yana tamamen karmakarışık hislerle yaşadığım etkinlikler bunlar. bir yanda suratımda kocaman bir gülümse ve  ara ara dolan gözlerim;  diğer yanda bu törenlerin hamasiliğinin yarattığı bunaltı…

bir de dün anneler günüydü biliyorsunuz. sabah daha yataktayken prenses yanıma gelip, kermesten aldığı hediyesini bana verdi; kıpkırmızı yapma bir gülün içinden çıkan tek taş pırlanta yüzük. aynı yaşlardayken, the delikanlı da kırmızı kalp şeklinde bir kutuda kermes malı tek taş pırlanta yüzük almıştı bana ;-) sonra prenses abi’siyle yaptığı konuşmayı anlattı:

“… abim söyledi, sen böyle şeylerden hoşlanmazmışsın ama bugün benim için takar mısın?

ve evet okuma bayramı  şıklığımı, çakma tek taş pırlanta yüzüğüm ile tamamladım ;-)

bu haftaya ada için fransızca bir şarkı dinleyerek başlayalım. çünkü epeydir kafayı fransa’ya taktı. 23 nisan öncesinde bianet’den bir arkadaşın, yayınlanmak üzere “23 nisan’da ne yapmayı planlıyorsun?” sorusuna şu yanıtı verdi:

Fransa’ya gitmek isterim. Tek başıma gezerim. Akşam akşam bilet alırım. Gerekirse evden kaçarım.

evet bizim adalar prensesi için  amelie les crayons söylüyor ta p’tite flamme

cihan’a özgürlük…

Mayıs 11th, 2012

cihan-kirmizigul-62d42713_420x280.jpg

 

“burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” tezer özlü

cihan için soledad bravo‘dan dinleyelim…

parabian de la paloma.

evet nilhan…

Mayıs 11th, 2012

eliades.jpg

burada bahar çok ama çok  güzel oluyor… hem doğanın kendi ritmi içinde, her yıl tekrarlayan çiçekler, baharatlı, baharatsız otlar sardı etrafı hem de bizim tarım işlerinin maharetiyle ekilen güller, süsenler ve adını bilmediğim pek çok çiçek açmış durumda. bu yıl güllerin de en güzel yıllarından biri olacak sanırım…

latinlerle devam edelim?

compay.jpg

eliades ochoa ve  compay segundo geliyor şimdi; al vien de mi carreta ve hemen ardından adios compay gato

bu sabah kendime…

Mayıs 11th, 2012

photo3.JPG

bu kadar iş güç arasında kıyak çektim… enstitüye yürüdüğüm yolda çiçek topladım, ardından bahçeye gelip, kısa bir süre de olsa serviste yarım kalan öykümü bitirdim ve şimdi mavi çayımı içiyorum…

mavi çay, bizim memlekette genel olarak karabaş otu olarak bilinen yabani bir lavanta türü, bir diğer adı french lavander. eğer tazesini bulursanız hakikaten masmavi bir çay içiyorsunuz; aklınızda bulunsun.

yeni kitap ursula’nın; “gülün günlüğü, rüzgargülü”. evrende yeni bir yolculuğa çıkıyorum anlayacağınız; bu dünyadan zaman zaman uzaklaşmanın ve arınmanın başka bir yolu ursula.

… Rüzgargülünün, manyetik pusulamızın dört yönü, KDGB sözü edilmeyen bir beşinci yönde birleşir ya da ondan doğar; merkez gülün, taç yapraklarıdır…

fotoğraflar bugünden, alıntı elbette kitaptan ve şarkılarımız marta topferova‘dan…

önce esperanza ve hemen ardından la pradera.

photo21.JPG

bir süredir nijerya’dan…

Mayıs 10th, 2012

 nick.png

düzenli radyo z’ye giren birisi var. doğrusu kim merak ediyorum ;-)

bazen acaba diyorum, daha önce çin’den giren kişi olabilir mi? ya da radyo z’yi “mesleki nedenlerle” sessizce izlemeyi tercih edenlerden biri mi? insan kiminle notaları paylaştığını bilmek istiyor;  sanal sessizliğinize rağmen…

neyse; işimin başına dönmeden önce nick cave and the bad seeds‘den red right hand‘i dinleyelim…

bir süredir sabahları…

Mayıs 9th, 2012

mariacallas.jpg

müzik dinlerken, tek bir albüm yerine telefonumdaki tüm müzikleri karışık bir şekilde dinliyorum… bu hayata ve içinde bulunduğum ruh haline tam olarak karşılık geliyor çünkü; birbirinden çok farklı boyutlarda, içeriklerde, ritimlerde ve tonlarda yaşadığımız hayata ve dalgalanmaya karşılık veren müzikler…

işe başlamadan önce, bu sabah torbayı karıştırdığımda bahtıma çıkan ilk beş parçayla başlayalım…

maria callas‘dan ebben ne andro lontrana, giovanni mirabassi‘den radicaux libres, bob dylan‘dan life is hard, antony‘den everything is new ve son olarak regina spektor‘dan two birds.

giovannimirabassigmirabassi1.jpg

bobdylan.jpg

antonyandthejohnsons.jpg

reginaspektor.jpg

sırada fikret kızılok’un…

Mayıs 8th, 2012

tumblr.jpg

sözleriyle bir sevda var…

erkan oğur‘un müziği ve yorumuyla elbette.

bir sevdayım candan içre
akar gider katre katre
gece gündüz dolup boşluktan

 

biraz susuz, biraz yorgun
tende sıkkın, düşten sıkkın
kuş misali boşlukta, bilinmez

 

ne lokmandadır, ne de sende
ne sazlardadır, ne de sözde
ne göklerdedir, ne de çöllerde of
ne neylerdedir, ne meyhanede of of

 

o sonsuzdan bu sonsuza
misafirim ben misafir
kiminleyim, kimim bilinmez

 

hayat bildik biz bu tadı
dünyaya geldik geleli
pervaneyiz biz, bilinmez

2012′nin iki harika…

Mayıs 8th, 2012

donmez-yol-ve-erkan-ogur.jpg

müzik haberi vardı benim için. erkan oğur ve patti smith’in yeni albüm haberleri. erkan oğur’u iki gündür döne döne dinliyorum. haziran’da sıra patti’de olacak.

erkan oğur yine harika bir iş çıkarmış doğrusu, eskilerin yanında sürprizler var albümde. meraklıları kaçırmasın derim.

evet erkan oğur, eksiklik var kendi özümde diyor…

Müzik kainat boyuncadır. İnsan nefsine hakim olamayıp ona yaklaşmaya heves eder. Ve insan, varlığının müzik olduğunu anladığında susar!…”  E. Oğur

artık aramızda…

Mayıs 7th, 2012

tn.jpeg

bir blogger daha var.

sevgili zerka,  pencerenize ve bitmeye yüz tutmuş bahara, max richter‘in the blue notebooks’dan the trees geliyor;

İşte ben o gün yağmurlu bir resmi bitirip eve dönüyormuşum, yürümüşüm, yürümüşüm, markete gitmiş, yalnızca çiçek ve yeşil bir saksı almışım. Eve gelince pencere kenarındaki saksıları düzenleyip, kuruyan yaprakları temizlemişim. Pencereden dışarıya, çam ağaçlarına ve bahçede oyun oynayan çocuklara bakıp bahara kavuşmuş insan seslerini dinlerken ben, bir kadın balkonda sofra kuruyor, bir çocuk bisikletiyle yoldan geçiyormuş. İçimi çekmişim; çok değil, az önce demişim, bu pencereden baktığımda bembeyaz bir kış günü vardı karşımda, ne zaman, ne zaman eridi karlar, dallar çiçeklendi.”

öykü defteri

uzun zamandır okumak istediğim…

Mayıs 4th, 2012

budur1.jpg

bir kitaba nihayet başladım.

raymond roussel’in locus solus’u bu kitap…

salvador dali zamanında,  bir yangından tek bir kitap kurtarması gerekse bu kitabı kurtaracağını söylemiş. breton ise lautreamont ile birlikte raymond roussel’i  tüm çağların en büyük büyücüsü kabul etmiş…

günü  noir desir ile bitiriyorum ve soruyorum. siz bir yangından tek bir kitap kurtarmak zorunda kalsaydınız bu kitap hangisi olurdu?

evet noir desir‘den  des armes geliyor.

fotoğraf:  Shhh!! by rui lebreiro

nilhanım…

Mayıs 4th, 2012

bahardali.jpg

senin bahar fotoğraflarını tam bir haftalık gecikmeyle yayınlıyorum. ama bu sefer gönlünü kaptırdığın latinler değil, hüzünlü ve kırılgan bir sesle insanı sarmalayan sophie zelmani geliyor fotoğraflarına…

balkondan.jpg

bugün cuma, tatil neşesi elbette var ama hava puslu. sabah duyduğum redhack eylemi keyfimi acayip yerine getirse de ben de biraz pusluyum galiba ;-)

evet ilk parçamız love, sonra ocean and me ve son olarak  time

ada.jpg

yoruldum…

Mayıs 3rd, 2012

img_0727.JPG

artık eve gitmek ve buz gibi bira içmek istiyorum… işte yoğun günler. daha uzun süre böyle devam edecek.

günün sonunda  yine müzik arkadaşlarımdan birinin pencereleri var.

sevgili cahit, dünya müziklerini sevdiğini biliyorum. bu nedenle evinin penceresine anna vissi‘den melancholies  geliyor…

okuldaki pencerene ise  mynta‘dan the last forest.

img_0724.JPG

enstitü’den uzakta, toplantıdaydım…

Mayıs 2nd, 2012

photo.JPG

 

dönüşte, ağaçların serinliği ve çiçekler beni çekti; belki bizim geyiklere de rastlarım diye ormanın derinliklerine daldım. geyiklere değil ama bir kurda rastladım. bakışları bir yerden tanıdıktı; çıkaramadım. bana rengarenk çiçeklerin olduğu başka yerlerinden söz etti ormanın. onu dinledim; uzun yoldan, kucağımda çiçeklerle ofise döndüm…

döndüğümde masamda iki yazı beni bekliyordu; posta kutumda mesajlar yığılmıştı.

gün, ne yapsam bugün sıkıcısın” dedim.

seni bunaltmak için” dedi.

ama dışarda güneş pırıl pırıl, çiçekler de neşeyle açmış” dedim.

bazen farketmiyor biliyorsun, hiç bir şey işe yaramıyor” dedi.

bitsen mi bir an önce” dedim.

seni yutarak mı?” dedi ve beni bir lokma da yedi.

şimdi kurdun karnında avcıyı bekliyorum ;-)

photo2.JPG

beklerken de joan baez dinliyorum.

önce the wild mountain thyme ve hemen ardından farewell, angelina geliyor.

bugünü yavaş ve sakin bir tempoda…

Nisan 27th, 2012

photo21.JPG

geçirmeyi planlarken, sabah ki yayının hemen ardından patrondan önce bir e-posta ardından bir telefon geldi ve bu akşama kadar pek çok bilgiyi toparlayıp ona iletmemi istedi. yoğun bir çalışmanın arasına kısa bir öğle yemeği ve bahçede kahveyi eklemeyi başardım.

işi az önce büyük ölçüde toparladım; ödül olarak önce nilhanım’la  uzun ve keyifli bir telefon görüşmesi yaptım ve  şimdi çayım eşliğinde cuma moduna geçiyorum…

photo4.JPG

öğle tatilinden bir kareye ve taze biberiyeli ve tarçınlı yeşil çaya   omara portuondo eşlik ediyor. ilk parçamız canto lo sentimental ve ikincisi no me yayas a engañar.

mor süsen’in yanındakiler çaydan kalan biberiyeler, arkadaki yapraklı çiçek minik kahve ağacım.

cadıların gölgesi hepimizin üzerinde olsun…

baş ağrım devam ediyor…

Nisan 27th, 2012

sabah.jpg

dün yaptığım yayının hemen ardından gelen telefonla ağrı daha derinlere yerleşti. benden sadece iki yaş büyük olan kuzenimin kalp krizi geçirdiğini öğrendim ablamdan gelen telefonla. dünden bu yana kafamı toparlayamıyorum.

daha çok erken’le, ‘yapacak çok işimiz var‘ sözleri zihnimde dönüp duruyor.

bu sabahın ilk melodisi philip glass‘dan the lake olsun.

fotoğraf dimitry sumin’e ait. adı, burma’da inle gölünde sabah balığı

elimde sadece bir kişinin pencereleri kaldı. yeni pencereleri bekliyorum.  adres,  radyo_z@yahoo.com.tr

nilhanım belki senin penceren bize cumanın neşesini getirir. kimbilir?

ofise geldim ve her sabah olduğu gibi…

Nisan 26th, 2012

photo11.JPG

ilk iş olarak kahvemi yaptım. pencerenin önünde karşıda duran sülünleri seyrederek ilk kahvemi içtim.

üç tane sülün karşıdaki ağaçların altında geziniyorlardı, fotoğraflarını çekemeyeceğim kadar uzakta. bahçıvan gelince kaçtılar…

durgun bir gün, düne göre daha serin ve daha berrak. aniden değişen havanın etkisiyle sanırım, başımda hafif bir ağrı var. artmaması için ağrı kesici almalıyım. başım, ani hava değişikliklerini kaldırmıyor. hem fiziksel hem de duygusal olarak etrafımda olan biten herşeyin bedenimde yaratabileceği tahribati yaşayarak öğreniyorum. öğrenerek yaşlanıyoruz…

şu aralar murakami’nin ‘yaban koyununun izinde’ kitabını okuyorum. murakami, beni sağaltıyor. aslında okuduktan sonra geride çok fazla şey kalmıyor ama okurken, kahramanların, bir olağanüstülüğün içindeki, sıradan ve “normal” ritminde devam eden hayatları beni de sakinleştiriyor. aslında sanırım japonlara ait herşeyi, başka bir evrene aitmiş gibi izliyor, okuyor ve seviyorum…

photo3.JPG

bu sabah yolda noah and the whales dinledim ofise geldiğim andan itibaren de peter gabriel.

aynı sırayla dinliyoruz. önce blue skies ve hemen ardından listening wind.